Archive for the ‘Saglık Haberleri’ Category

ANKARA – Domuz gribinden ölenlerin sayısı her geçen gün artmaya devam ediyor.
Sağlık Bakanlığından Yapılan Açıklamaya Göre halk arasında domuz giribi olarak bilinen Pandemik (H1N1) Virüsden Ölenlerin Sayısnın 73 den 93 e Yükseldiğini açıkladıı
Sağlık Bakanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre, pandemik gripten hastanelerde yatan 280 kişiden 59′unun takip ve tedavisi yoğun bakımlarda sürdürülüyor. 15 hasta solunum destek cihazına bağlı olarak takip ediliyor.
KONYA – Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Çocuk Hastalıkları Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Rahmi Öz, hava değişimiyle birlikte hastalık yapan virüslerin çoğaldığını, bu virüslerin en çok, bağışıklık sistemi yeterince gelişmemiş çocukları ve bebekleri etkilediğini belirtti.
Kışın solunum yolları ve gribal enfeksiyonlar başta olmak üzere çeşitli hastalıkların görülme sıklığının arttığını ifade eden Prof. Dr. Öz, çocukların en çok okul, kreş gibi kalabalık ortamlarda enfeksiyona yakalandığını söyledi.
Bebeklerin daha hassas vücut yapısına sahip olduğunu belirten Öz, pek çok ailenin, bebeklerinin özellikle kışın çok sık hasta olmasından şikayet ettiğini kaydetti.
Bebeklerde hastalıkların önlenmesi veya en aza indirilmesi için dikkat edilmesi gereken en önemli şeyin hijyen olduğunu ifade eden Öz, şöyle konuştu:
“Bebekler, küçük çaplı enfeksiyonlardan bile hemen hasta olabilir. Enfeksiyonların büyük bölümü elle temasla bulaştığı için, bebeklerin bakımıyla ilgilenen kişiler ellerini sıkça yıkamalıdır. Bize gelen bebek hastalardan büyük bölümünün, ebeveynlerin ellerini yıkama konusunda yeterince dikkat göstermemesi nedeniyle hastalandığını tespit ediyoruz. Bu nedenle bebeğin bakımını yapan kişilerin, bebekle temastan önce, bebeğin altını değiştirirken veya karnını doyururken mutlaka ellerini yıkaması gerekir. Hijyen için sadece ona bakan kişinin ellerinin yıkaması yetmez. Bebeğin veya çocuğun elleri de sıkça yıkanmalı veya eller kolonyalı mendille temizlenmelidir.”
Hasta eden virüslerin arttığı kış aylarında bebeğin soğuktan korunmasının da vücut direncinin düşmesini, hasta olmasını önleyeceğini kaydeden Öz, “Özellikle bebeklere başlarının üşümemesi için şapka giydirilmelidir. Bebeğin terleyip üşümesini önlemek için aşırı elbise giydirilmesinden kaçınılmalıdır” dedi.
Prof. Dr. Öz, yetersiz beslenmenin de bebeklerin hasta olmasındaki başlıca etkenlerden olduğuna dikkati çekerek, şunları söyledi:
“Yetersiz beslenen bebek, sağlıklı beslenen bebeğe göre daha çok hasta olacaktır. Bebeklerin ve çocukların bütün gıdaları yeteri kadar alarak dengeli beslenmesine önem verilmesi gerekir. Bu noktada anne sütü hastalıkların önlenmesinde ciddi rol oynamaktadır. 2 yaşına kadar emzirilen bebekler, süt ile birlikte annelerinden enfeksiyonlara karşı bağışıklık kazandıracak maddeleri yeteri kadar aldıkları için daha az hastalanmaktadır. Bu durum göz önünde bulundurularak bebekler yeterli miktarda anne sütüyle beslenmelidir.”
Bebeklerin ve çocukların hastalıktan korunmaları için aşıların da büyük yararı olduğunu belirten Öz, bebeklerin aşılarının zamanında yapılmasının önemli olduğunu ifade etti.
WASHINGTON – ABD Yüksek Mahkemesi’nin bugün aldığı kararda, sigara tiryakilerinin, sigara şirketlerinin “light” veya “düşük katranlı” olduklarını ileri sürerek piyasa çıkardığı ürünlere karşı eyaletlerin tüketiciyi koruma yasalarına dayanarak mahkemeye başvurabilecekleri belirtildi. Sigara şirketleri, federal sigara bandrol yasasının bu tür davalara izin vermediğini öne sürüyor.
Hakim John Paul Stevens ise kararında, bandrol yasasının, aldatıcı uygulamalara karşı konulmuş eyalet yasaları karşısında şirketleri koruyamayacağını kaydetti.
Stevens, sigara üreticilerini dava edenlerin “light” veya “düşük katranlı” sigaranın eyalet sahtekarlıkla mücadele yasalarını ihlal ettiğini kanıtlamaları gerektiğini bildirdi.
iyisimi hiç içmeyin
ADANA – Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp Damar Cerrahisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şah Topçuoğlu, dünyada ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer alan kalp damar hasatlıklarına artık ileri yaşlarda değil, çocuk ve gençlik çağlarında da sıkça rastlandığını, bunun doğumsal anomaliler, ailesel geçiş, çevresel faktörler ve değişen beslenme alışkanlıkları olmak üzere çeşitli nedenlerin yanı sıra stresten de kaynaklandığını belirtti.
Günümüzde stressiz bir yaşamın düşünülemeyeceğini belirten Topçuoğlu, “ancak, kalbini seven çağın vebası denilen bu durumu mümkün olduğunca frenlemeli. Tempolu yürüme, koşma ya da spor sırasında daha çabuk hissedilen bu durum, kalbin idare merkezinde yapısal bir sorun ya da ileti yolları olan yani kalbi besleyen damarlarda problem olduğunu gösteriyor. Çoğu kişi tarafından hissedilmeyebilen ya da hafife alınan bu durumun ani ölümlere yol açtığı görülüyor” dedi.
Topçuoğlu, gelişen tıp imkanları sayesinde ritm bozukluklarının nedeninin kolayca belirlenerek ilaçlı ve cerrahi operasyonla tedavisinin mümkün olduğunu, normal elektrografide görülmese bile 24 saatlik holter EKG denilen yöntemle tespit edilebildiğini belirterek, şöyle devam etti:
“Burada bir bozukluğa rastlanırsa elektro fizyolojik çalışmalar yapıyoruz. Bu tespit bize tedaviyi ilaçlı mı yoksa cerrahi operasyonla mı gerçekleştireceğimiz yönünde bilgi verir. Sürekli ilaç kullanımını her zaman onaylamıyoruz. Çünkü, her ilaçta mutlaka bir yan etki görülür.”
Topçuoğlu, kalp rahatsızlıklarının erken teşhisinde ailelere önemli görev düştüğünü belirterek, “çabuk yorulan, efor sırasında çarpıntı yaşayan çocuk ya da gençlerin mutlaka kalp hastalıkları uzmanına başvurması sağlanmalı” diye konuştu.
KALP DIŞI NEDENLER
Adana Kardiyoloi Merkezi uzmanlarından Dr. Farşit Farşidfar ise kalpteki ritm bozukluklarının, kalp dışı nedenlerden de kaynaklanabileceğini, bunlar arasında guatr hastalığı, kansızlık, fazla çay, kahve ve sigara kullanımının sayılabileceğini bildirdi.
Aşırı heyecan, öğrencilerdeki sınav kaygısı ve stresin de kalpte ritm boukluğuna neden olduğuna dikkati çeken Farşidfar, özellikle risk faktörleri taşıyan kişilerin yanı sıra hiçbir rahatsızlık hissetmeyenlerin de yılda bir kez de olsa rutin kontrolden geçmesinin olası bir rahatsızlığın erken teşhisi açısından büyük önem taşıdığını kaydetti.
ANKARA – Daily Mail gazetesinin haberine göre, Boston’daki Tufts Üniversitesinde yapılan bir araştırmada, rejim yaparken karbonhidratlı besinlerden kaçınanlar, yapılan hafıza testlerinde, rejim sırasında bir miktar makarna, ekmek ve patates yemelerine izin verilenlere göre daha kötü durumda çıktı.
Karbonhidratların beyin için çok önemli bir enerji kaynağı olduğunu hatırlatan bilim adamları, Atkins türü rejimlerin yapılmaya başlanmasından sadece bir hafta sonra zihni performansın düştüğünü belirttiler.
Araştırmanın başkanı Holly Taylor, moda olan düşük karbonhidratlı veya karbonhidratsız rejimlerin düşünce ve idrak üzerinde çok güçlü olumsuz etkisi bulunduğunun yapılan bu araştırmayla görüldüğünü söyledi.
Araştırma, 22 ile 55 yaş arasındaki kadınlar arasında yapıldı. Araştırmaya katılanlardan bir kısmı düşük kalori, bir kısmı ise düşük karbonhidrat rejimine girdi.
Bir hafta sonra yapılan hafıza testlerinde, düşük karbonhidrat rejimine girenlerin düşük kalori rejimine girenlerden daha kötü performans gösterdikleri belirlendi.
Düşük karbonhidratlı rejimlerin en ünlüsü, un, şeker, patates gibi karbonhidratlı besinleri yasaklayan, protein ve yağa ise izin veren tartışmalı Atkins rejimi.
ANKARA – Zorlutuna, bu sayının yarısına yakınını iskemik (koroner) kalp hastalıklarının oluşturduğunu, bunu felç, akciğer hastalıkları, yüksek tansiyon ve kanserin izlediğini söyledi.Son 50 yıldır tüm Dünya’da olduğu gibi Türkiye’de de bulaşıcı olmayan ve kronik olarak adlandırılan bu hastalıklarda önemli artışlar olduğunu belirten Zorlutuna, bu duruma sağlıksız beslenme, sigara alışkanlığı ve hareketsiz yaşam tarzının neden olduğunu ifade etti. Genel inanışın tersine bulaşıcı olmayan kronik hastalıkların koruyucu önlemlerle sınırlandırılması veya azaltılmasının mümkün olduğunu dile getiren Zorlutuna, “Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre, etkin bir eğitim ve yaşam tarzının değiştirilmesi gibi tedbirlerle koroner kalp hastalıklarını, felç ve şeker hastalığını yüzde 80, kanser olglarını yüzde 40 oranında azaltmak münkündür” dedi.
Sürdürülebilir ekonominin de önündeki tehdit unsurlarının ilk sıralarında yer alan kronik hastalıklarla mücadele için, tüm toplum olarak “sağlıklı yaşamın teşviki” konusunda seferberlik başlatılması gerektiğini öneren Zorlutuna, “Kronik hastalıklar özellikle geri kalmış ve gelişmekte olan ülkeleri daha olumsuz etkilemektedir.” şeklinde konuştu.
ANKARA – İngiliz Daily Telegraph gazetesinin haberinde, Portekizli bilim adamlarının yaptığı bir araştırmanın, kırmızı eti pişirmeden önce birkaç saat alkole yatırarak bekletmenin, kızartırken ortaya çıkan kanserojenlerin seviyesini azalttığını ortaya koyduğu belirtildi.
Sonuçları New Scientist dergisinde yayımlanan araştırma, biranın, kansere yol açan söz konusu kimyasalların seviyelerini azaltmada şaraptan daha etkili olduğunu gösterirken, biranın ayrıca etin piştikten sonra daha iyi görünmesini ve daha lezzetli olmasını sağladığı kaydedildi.
Porto Üniversitesinde görevli bilim adamları, araştırma çerçevesinde, kırmızı eti kızartmadan önce 6 saat kırmızı şarap ya da biraya yatırdı, kızartıldıktan sonra, marine edilen kırmızı ette kanserli tümörlere yol açan heterosiklik aminlerin seviyelerinde alkole yatırılmayan ete oranla yüzde 90 oranında azalma tespit edildi. Birayla marine edilen ette bu etkinin, 4 saat bekletildikten sonra da görüldüğü bildirildi.
Kırmızı et, kızartıldığında ve ızgarada pişirildiğinde, yüksek ısı kas dokusundaki şeker ve amino asitleri, yüksek seviyede kanserojen madde haline getiriyor.
İSTANBUL – Tiroid ameliyatlarında minimal invazif cerrahiyi, nakış işlemeye benzeten Endokrin Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Mete Düren, son yıllarda önemli gelişmeler gösteren yöntemde çok küçük kesi açtıkları için ameliyat bölgesinde iz kalmadığını söylüyor
Tiroid ameliyatlarında minimal invazif cerrahi yöntemini 1997 yılından bu yana uygulayan İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tip Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Endokrin Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Mete Düren, yöntemle ilgili şu bilgileri verdi:
“Tüm ameliyatlar bir dikiş işlemi ise tiroid ameliyatı bir nakış işidir, yani incelik, titizlik ve hassasiyet gerektirir. Özellikle ses telleri ve komşu paratiroid bezleri açısından çok temiz çalışmayı gerektirdiği gibi yapılan ameliyattan sonra hastalığın tekrarlama riskini de sıfıra yaklaştırmak gerekir. Laparoskopi veya videoendoskopi dediğimiz kapalı cerrahi yöntemler neredeyse cerrahinin tamamına girdi. Endokrin cerrahisi içerisindeki böbrek üstü bezlerinin tedavisinde zaten uzun zamandır kullanılıyordu. Fakat boyun bölgesinde rutin olarak kullanımı son yıllara dayanıyor. Boyunda diğer bölgelerden farklı olarak boşluk yok, çalışma alanını kendiniz yaratmak zorundasınız. O yüzden uygulanabilirliği konusunda ilk başta soru işaretleri vardı. Ama teknolojinin gelişmesi ile birlikte daha sık kullanılmaya başlandı. Biz bunu ilk 1997 yılında yapmıştık. O zamandan bu zamana çok büyük bir gelişme görüldü.”
UYGUN HASTA SEÇİLMELİ
Düren, minimal invazif cerrahi konusunda hasta seçiminin çok önemli olduğunu vurguluyor:
“Yöntemin başarılı olması için hasta seçimi çok önemli bir kriterdir. Bu, ameliyat gerektiren hastaların beşte biri demektir. Yani her hastaya uygulayamazsınız. Mesela safra kesesi ameliyatlarının yüzde 90’ında kullanabiliyor. Tiroid cerrahisinde ise hastaların ancak yüzde 20’sini kapsıyor. Bu bütün dünyada da böyle. Dolayısı ile uygun hastayı seçmek şart. Uygun hastada ise en önemli kriter, hastanın bezinin büyük olmamasıdır. Çünkü açtığımız kesi sonuçta 2,5 cm. Örneğin 10 cm. bezi olan bir hastanın bezini 2,5 cm’den çıkartma imkanına sahip olmadığımıza göre ancak en fazla 5 cm’lik bir bezi çıkartmamız mümkün olabiliyor.”
KADINLARDA DAHA SIK GÖRÜLÜYOR
Daha çok kadınlarda görülen tiroid hastalıklarında hastaların kozmetik endişelerinin ön planda olduğunu belirten Prof. Mete Düren, “Hastaların en büyük çekincesi iz kalması. Kimse boynunda bir kesikle dolaşmak istemiyor. Dolayısı ile bu yöntemle bunu minimize ediyoruz. Standart cerrahide kesik 7,5 cm. Bunu 2,5 santime indirmek önemli bir avantajdır. Özellikle kadınların ama aynı şekilde erkeklerin de tercihi olan bu yöntem, kozmetik isteklerin yanı sıra ameliyat sonrası erken boyun hareketlerinin mümkün olması ve ödem olmaması gibi faktörler yüzünden daha çok tercih ediliyor. Ancak bu ameliyatta mutlaka patolog, ameliyat sırasında parçayı incelemeli ve şüpheli bir durumda gerekirse tiroidin tamamı alınabilmelidir” diyor.
Prof. Dr. Mete Düren, operasyon sonrasında hastaların ertesi sabah evlerine gittiklerini ve standart ameliyata göre daha rahat hareket ettiklerini de belirtiyor.